alan Söylemek - İmanınızı Tazaleyin

30. Nasihat

YALAN HER FENALIĞIN BAŞIDIR 

Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor:

“Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yalan konuşmak kadar nefret ettiği bir başka kötü huy daha yoktu. Sahâbesinden birinin yalan konuştuğunu duyduğu zaman, o kimsenin tevbe ettiğini öğreninceye kadar bu O’nun içinden çıkmazdı.”

İmam Ahmed 

Sevgili gençler...

Biliyor musunuz, yalan konuşmak niçin Allah Resûlü’nün (s.a.v.) en çok nefret ettiği huydur?

Çünkü yalan konuşmak, bir nifak alameti ve kanıtıdır. Allah Resûlü (s.a.v.) bunu bir başka hadisinde şöyle açıklamaktadır:

“Münafığın alameti üçtür: konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edilince ihanet eder.”

Sevgili gençler...

Münafıklar –Allah beni de sizleri de onlardan korusun– cehennemin en alt tabakasındadırlar. En aşağı mertebelerde, en iğrenç görüntülerde ve en çetin azap ve işkenceler altında...

Allah-u Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar.”[1]

Ve çünkü yalan konuşmak, insanı günaha götürür; günah ise cehenneme...

İçki kötülüklerin anası olduğu gibi, yalan da bozulma ve sapıtmanın başıdır. Kim yalanı tabiatı haline getirir, ona alışır ve huy edinirse bütün rezilliklerin esiri olmuştur. Bu durumdaki bir insan için rezilliğin her türlüsü önemsiz, basit ve üzerinde durmaya değmez şeylerdir.

Ahlâk düzleminde her rezaletin karşısında bir fazilet yer almaktadır. Örneğin; ihanetin karşısında emanet, korkaklığın karşısında cesaret, cimriliğin karşısında da cömertlik bulunmaktadır.

Yalanın karşısında hangi faziletin yer aldığını sanırım anlamışsınızdır!

Hiç şüphesiz o doğru sözlülüktür...

İnsan doğru söyleye söyleye nihayet Allah katında doğru sözlü biri olarak yazılır.

Şair ne kadar doğru söylemiş:

Sözlerimizdeki doğruluk hem güç verir içimize

Davranışlarımızdaki yalan yılandır bize.

Sizler kimi zamanlar gerçekten zor, çetin ve sıkıntı dolu anlar geçirmiş olabilirsiniz. İşte o anlarda içinizden biri, yalan konuşarak içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtalabileceğini sanır; yalanı hafife alır, önemsemez. Gerçekte, bir yanlışı bir diğer yanlışla ‘düzeltmeye!’ çalışıyordur da farkında bile değildir.

Sonra ardı arkası kesilmeyen yanlışlıklar yapmaya başlar. Kötülüklerin tam ortasına, günahlar girdabına düşer de bunlar onu şiddetle savurur, hırpalar ve beraberinde sürükleyerek onu en diplere çeker. Nihayet bu durum helâkla sonuçlanır.

Yalan konuşmaktan tevbe etmek, Allah’ın ve Peygamber’inin tevbe eden o kimseden hoşnut olduğuna dair bir işarettir. Zira tevbe; her türlü rezalet çukurundan kurtulmanın, onu aşmanın yolu ve çaresidir.

Rivayet edilmektedir ki;

Fetih yılında idi... Büyük sahâbî ‘Hatıb b. Ebi Beltea’, Kureyş’e bir mektup yazarak onları Allah Resûlü’nün (s.a.v.) Mekke’yi fethe hazırlandığından haberdar etti. Hemen akabinde Allah-u Teâlâ, Peygamberine (s.a.v.) bu durumu haber verdi.

Hatıb b. Ebi Beltea’nın gayretleri boşa  çıktı. Yakalanarak Allah Resûlü’nün (s.a.v.) huzuruna getirildi. Yaptıklarından dolayı ayıplandı, azarlandı. Hatıb inkar etmedi; çünkü inkara imkan yoktu. Ama kendisini böyle çirkin bir işi yapmaya iten mazeretini bildirdi.[2] Tevbe ederek bunu bütün herkese duyurdu. Hz. Ömer (r.a.)da bu durumu izleyenlerden biri idi. Öfkesinden kendini tutamayarak:

–Ya Resûlallah, izin veriniz şu münafığın boynunu vurayım! dedi.

Allah Resûlü (s.a.v.) Hz. Ömer’e (r.a.)şu cevabı verdi:

–Ey Ömer, nereden biliyorsun; belki Allah ehl-i Bedr’in durumunu bilmiş de onlara ‘istediğinizi yapın, elbet sizi bağışladım’ demiştir.

Hatıb b. Ebi Beltea (r.a.)Bedir Savaşı’na katılan gazi sahâbîlerdendi.

Ben, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) sözünde Hatıb’ın (r.a.)gayret ve şevkini diri tutan ve bir anlık gaflet uykusuna dalıp da müslümanların başına çok kötü bir iş açacak olan imanî vicdanını ikaz eden bir anlam görüyorum... Ne ki Allah, inayeti ve yardımıyla bu kötü işin meydana gelmesine fırsat vermedi. Aynı şekilde ben bu sözde, içten samimi bir tevbenin, ihlaslı bir yönelişin de işaretlerini görüyorum.

‘Beyaz yalan’a gelince... O, hiç bir kimseye zarar vermeyen; aksine hayra ve iyiliğe götüren yalandır. Alimler onu ‘aralarında düşmanlık olan iki hasımın arasını düzeltmek, savaşta düşmanı aldatmak, dargın müslüman eşlerin aralarını bulmak ya da eşlerden her birinin, diğerinin gönlünü hoş etmek gibi amaçlarla uydurulan söz’ diye tarif etmektedirler.

Ne var ki ‘1 Nisan Şakası’ oyun–şaka olsun diye uydurulmuş bir bid’at ya da gelenektir. Böyle diyorlar! Ne yazık ki müslüman halklar, geri kalmış toplumların, yaptığı gibi anlayıştan yoksun bir şekilde, bilinçsizce bu bid’atın arkasından sürüklendi. Bilmediler ki, mükemmel örneğimiz sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de şaka yapardı. Ancak şaka yaparken dahi ağzından haktan ve doğrudan başka söz çıkmazdı.

Sevgili gençler...

Allah katında yalancılardan yazılmaktan son derece kaçının. Allah’tan korkun. Doğrularla birlikte olun. Allah’a tevbe edin; çünkü Allah tevbe edenleri sever.

31 – 34. Nasihat

İMANINIZI HER GÜN TAZELEYİN 

Avf b. Malik (r.a.) anlatıyor:

“Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanında –dokuz ya da sekiz veya yedi kişi– idik. Allah Resûlü (s.a.v.) bize şöyle buyurdu:

–Allah’ın Resûlü’ne bey’at etmez misiniz?![3]

Bu söz üzerine biz ellerimizi kendisine uzatarak:

–Ey Allah’ın Resûlü, sana elbet daha önce bey’at etmiştik! Şimdi hangi konuda bey’at edeceğiz?! dedik. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

–Bana, Allah’a ibadet edip hiçbir şeyi O’na ortak koşmamak, beş vakit namazı kılmak, itaat etmek, (Kısık bir sesle) insanlardan hiçbir şey istememek üzere bey’at ediniz.

(Avf dedi ki:) Ben daha sonra, o gün orada bey’at eden topluluktan bazılarını gördüm. Binekleri üzerinde iken ellerinden kamçıları yere düşerdi de onu kendilerine vermelerini insanlardan istemezler; inip kendileri alırlardı.”

Müslim 

Hadis-i şerîfte konumuzla doğrudan ilgili olan bölüm, hadisin son kısmı, yâni: “...insanlardan hiçbir şey istememek...” sözüdür. Bu sözün delili ise, hadisi rivayet eden Avf b. Malik’in şu sözüdür: “Ben daha sonra, o gün orada bey’at eden topluluktan bazılarını gördüm. Binekleri üzerinde iken ellerinden kamçıları yere düşerdi de onu kendilerine vermelerini insanlardan istemezler; inip kendileri alırlardı.”

Sevgili gençler...

Biz konuyu, Avf b. Malik’in anlattığı biçimiyle hadis-i şerîfi ve ardından onun hadisin pratiği üzerine yaptığı yorumu aktararak bitirmeyeceğiz. Çünkü tam bir faydanın sağlanabilmesi ve emaneti gözetme görevinin yerine gelebilmesi için hadiste geçen peygamberî öğütlerin kısaca ve anlaşılır bir biçimde açıklanmasının zaruri olduğuna inanıyoruz.

Allah Resûlü (s.a.v.) kendisini dinleyen sahâbesine şöyle diyor:

–Allah’ın Resûlü’ne bey’at etmez misiniz?! İçlerinden biri şöyle cevap verdi:

–Ey Allah’ın Resûlü, sana elbet bey’at ederiz.

Sevgili gençler...

Sizden biriniz şunu sorabilir:

Daha önce bey’at ettikleri halde Allah Resûlü (s.a.v.) sahâbesinden niçin tekrar bey’at etmelerini istedi?

Bu soruyu şöyle cevaplayabiliriz:

Bey’atın tekrarlanması, soru sormayı gerektirecek derecede yakışıksız ve tuhaf birşey değildir. Zira bey’atın tekrarlanması, bir tür pekiştirmedir. Kaldı ki sahâbe, Allah Resûlü’ne (s.a.v.) “Rıdvan Bey’atı”[4] örneğinde olduğu gibi pek çok kere bey’at etmiştir. Cenâb-ı Allah Fetih Suresi’nde bu bey’atı şöyle anlatır:

“Muhakkak ki sana bey’at edenler gerçekte ancak Allah’a bey’at etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.”[5]

Bey’atın tekrarındaki maksadın, pekiştirme olduğunun delillerinden biri de Allah Resûlü’nün (s.a.v.) devamla söylediği şu sözdür: “...Allah’a ibadet edip hiçbir şeyi O’na ortak koşmamak...”

Zira Allah Resûlü (s.a.v.) de çok iyi biliyordu ki sahâbe-i güzin, putlara ibadeti, atalardan miras olarak aldıkları câhiliye adet ve geleneklerini çoktan terketmişler ve gönüllerini Allah’a teslim etmişlerdi.

Allah Resûlü (s.a.v.) pek çok hadis-i şerîfinde, ümmeti hakkında en çok küçük şirkten endişe ettiğini dile getirmişti.

Küçük şirk de nedir?!

Tam bir gizlilik, kolaylık ve yumuşaklık içinde şeytanca bir amaç ve hedefle gönül ve ruhlara sızma girişimidir.

Allah Resûlü’nün (s.a.v.) şirki ve onun insanın gönül ve vicdanına sızma girişimini anlatırken kulanıldığı ifadenin inceliğine bir bakınız! Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Şirk, gecenin zifiri karanlığında simsiyah taş üzerinde yürüyen siyah karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.”

Sevgili gençler...

Bizler ve sizler, şirki tahrik edip kışkırtan faktörlerin, mahlukatın nefesleri yığın yığın, dizi dizi ortaya çıktığı bir çağda, bir zaman diliminde yaşıyoruz... Alıp verilen her nefesle birlikte bir fitne ve vesvese bizlere fısıldıyor. Her ayağa kalkışımızda İblisce bir çağrı ve şeytanın kışkırtması içimizde yankılanıyor.

Allah Resûlü (s.a.v.) sahâbesinin Allah inancını sürekli tazeleyerek diri tuttu. Aynı şekilde bizim ve sizin de her gün ve her an, bir olan Allah’a imanımızı yenileyip pekiştirmemiz bizlerin ve sizlerin üzerine düşen bir görev ve sorumluluktur.

• Beş vakit namazı kılmak.

Sevgili gençler...

Sizlere farz olması, vaktinde kılınması, ruh ve hedefinin bilincinde olunması ve huşu içinde yerine getirilmesi bakımlarından, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) namaza dair nasihatını önceki sayfalarda aktardığımın elbet farkındayım.

Bunların hiçbirini unutmuş değilim...

Allah Resûlü (s.a.v.) bunların, altını çizerek, üzerinde basa basa durarak ashabına aktarmış, aynı şekilde bunları size de bildirmiş bulunmaktadır. Siyer derslerinden bildiğiniz; fakat hedef ve gayesini tam olarak kavrayamadığınız bir emri size bir kere daha hatırlatmaktan çekinecek değilim... Bu emir; bir ibadet olarak namazın İsra ve Miraç gecesi farz kılınmasıdır.

Diğer ibadetlerden farklı olarak, namazın farz kılındığı mekanın yüceliğine bir bakın ve üzerinde dikkatle düşünün!

İtaat Etmek...

Bu öğüt içerdiği bütün anlam ve ruhuyla uyanış neslinin çocukları, ümmetin önde gelenleri, ümmetin gelecekteki kutupları ve islâm medeniyetinin ekseni olan sizleredir...

Tamamı Hakk olan Allah’ın Kitab’ından Hakk söze kulak veriyorsunuz...

Aynı şekilde Peygamberinizin hadisini de dinliyorsunuz...

Sadece kulağınız ile değil; bilakis bütün benliğiniz ve tüm organlarınızla kulak veriyor ve dinliyorsunuz. Kulak, dinleme araçlarından sadece bir tanesidir. Sizler akıl, kalp, gönül ve ruhlarınızla dinliyorsunuz.

Sonra... itaat ediyorsunuz.

Sizden körü körüne bir itaat istemiyoruz. Aksine kavrayışlı, bilinçli bir itaat bekliyoruz. İyiyi kötüden, Hakkı bâtıldan ve yararlıyı zararlıdan seçip ayırdedebilen bir itaat.

Şahsınıza, toplumunuza, din ve şeriatinize bir kötülük ve zararı dokunmadığı sürece anne-babanızın, eğitimcilerinizin tavsiye ve talimatlarına, genel asayiş kurallarına ve kanunlara itaat edersiniz.

İnsanlardan hiçbir şey istememek.

Hadiste geçen nasihatlerin sonuncusu...

Ne kadar doğru söylemiş: “İnsanların elindekilerden ümidini kes, insanların en zengini olursun.” İzzet, onur, ululuk gerçek müslümanın özellikleridir.

İnsanın, başkalarına yaptırabilecek durumda iken özel ve genel işlerini kendisinin yapmasını; yâni kendisine hizmet etmesini bir ayıp ve kusur zanneden kimseler, büyük bir cehalet ve gurur içindedirler.

Rivayet edildiğine göre;

Hz. Peygamber bir gün çarşıya çıktı. Ailesinin ihtiyacı olan birtakım şeyler satın aldı. Satın aldıklarını kendisi taşıyordu. Çarşıda kendisine yoldaşlık eden sahâbeden biri Allah Resûlü’nün (s.a.v.) pazar yükünü taşımak istedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) onun bu isteğini redderek şöyle buyurdu: “İhtiyaç sahibi ihtiyacını taşımaya daha layıktır.”

İşte sevgili gençler...

Bu şekilde sizler, kendisiyle hayâtınızı düzenleyeceğiniz bilgiler öğreniyorsunuz.

Allah’ın selâmı üzerinize olsun.

35. Nasihat

KALP ve DİL İSTİKAMET BULMADAN İMAN İSTİKAMET BULMAZ 

Enes b. Malik (s.a.v.) anlatıyor:[1]

Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Kulun kalbi istikamet bulmadan[2] imanı istikamet bulmaz. Dili istikamet bulmadan da kalbi istikamet bulmaz.”

İmam Ahmed 

Bu peygamberî öğüdü sizlere anlatırken aklıma Lokman-ı Hakîm’in[3] bilgece yaşantısı ve özlü sözleri geldi.

Rivayet edildiğine göre;

Lokman-ı Hakîm henüz küçük bir çocuk iken bir efendinin yanında onun hizmetkârı olarak çalışıyordu. Bir köle idi.

Onun sahip olduğu asâleti, hikmet ve bilgeliği, zeka ve güzel ahlâkı gören efendisi onu âzad etti.

Bir gün efendisi ona bir koyun vererek onu boğazlamasını ve en iyi, en güzel taraflarını kendisine getirmesini istedi.

Bilge Lokman kendisinden istenileni yaptı. Kendisine verilen koyunu boğazladı, derisini yüzdü ve etlerini doğradı. Sonra efendisine koyunun en lezzetli bölümleri olan kürek kemiğini, uyluğunu ya da  göğsünü getirmeyip de sadece kalbini ve dilini getirdi!

Bir başka gün efendisi ona yine bir koyun vererek onu boğazlamasını ve koyunun en kötü, en murdar yerlerini kendisine getirmesini istedi. Lokman, efendisine yine koyunun kalbini ve dilini getirdi.

Bu durumu gören efendisi Lokman’a sordu:

–Hayret sana... Senden bana koyunun en güzel ve en kötü taraflarını getirmeni istedim, her iki seferde de bana koyunun kalbini ve dilini getirdin. Bu nasıl olur?!

Lokman bilgece cevap verdi:

–Kalp ve dil, güzel oldukları takdirde en güzel; kötü oldukları takdirde de en kötü olan organlardır.

Sevgili gençler...

Peygamber efendimiz (s.a.v.) hadis-i şerîfinde dilimizin, kalbimizin tercümanı olmasını; kalbimizdeki iman sermayesini ve sağlam inanç (yakin) hazinelerini açığa vurmasını bizlere öğütlemektedir.

Ayrıca istikametin, kalpten dile, içten dışa doğru, gerçekleştiğine de anlayış ve dikkatlerimizi çekmektedir.

İstikamet vicdandan kaynar, damarlarda akar, dil ona kapılarını açar, ardından insanlık okyanusuna dökülür.

Bu hadisten bu anlattıklarımızın aksini anlayan insan ancak gerçekleri tersyüz etmektedir.

Dilin tehlikesi, söz aracı olmasından, düşünce ve duyguları söze taşımasından gelmektedir. Bundan dolayı “Dil senin kalendir. Onu koruduğun sürece o da seni korur. İhanet edersen o da sana ihanet eder!” ve “İnsan, sözüne emanet edilmiştir!” denilmiştir.

Kimi zamanlar söz, yerini eyleme bırakır. Ayaklar koşar, eller yapar. Bedenin bütün organları, aynen dil gibi söz aracıdırlar; sözün etki gücünü arttırırlar.

Sevgili gençler...

Kalplerinizin Allah’ın nuru ve iman hakikatiyle aydınlanıp nurlanmış olmasına son derece dikkat ediniz. Hatta buna o derece dikkat ediniz ki Allah konuşan diliniz, yapan eliniz ve yürüyen ayağınız olsun.

Allah’ın selâmı üzerinize olsun.


[1]    Hadisi bizlere nakleden râvî ismi kitabın aslında olmayıp kaynaklarda araştırıldıktan sonra tarafımızdan konulmuştur. Elimizdeki kaynaklarda bu hadisi Enes b. Malik’in (r.a.) rivayet ettiğini gördük. –Çev.

[2]    İstikamet bulmak: Doğrulmak, düzelmek . Her işte doğruluk üzere bulunmak; doğruluktan asla şaşmamak. Hilesiz temiz olmak. Sağlıklı olmak. –Çev.

[3]    Lokman-ı Hakîm: Kur’an-ı Kerîm’de  ismi geçen büyük zatlardan olup öğütleri ve ahlakî sözleri ile tanınmıştır. Peygamber Davud (a.s.) zamanında yaşadığı rivayet edilmektedir. Peygamber veya veli olduğu hususunda ihtilaf vardır. Ülkemizde Lokman Hekim diye meşhur olmuştur. Hakîm: Hikmet sahibi, bilge kişi, iş ve emirleri hikmetli ve yanlışsız olan, varlığın hakikatine vâkıf olan ve doktor anlamlarına gelir. –Çev.


[1]    Nisâ (4): 145

[2]    Bu mazeret, kesinlikle makbul bir mazeret değildi.

[3]    Bey’at etmek: Bağlılığını güvenini bildirmek. El uzatarak bağlılığını açıkça ortaya koymak. Bağlılığını tazelemek, Müslümanların her bir işini yürütmek için devlet başkanına yetki vererek tartışmasız bir biçimde ona teslim olmaktır. –Çev.

[4]    Bu bey’at ayrıca aşağıdaki ayete istinaden “Ağaç Bey’atı” olarak da anılmaktadır: “And olsun ki o ağacın altında sana bey’at eden mü’minlerden Allah elbette razı olmuştur.” Fetih (48): 18

[5]    Fetih (48): 10