|
Mehmet Paksu - Ocak 2002 Beyan Dergisi
Sevgi denince bu duygunun bir sembolü vardır. Bu duyguyu
mükemmel manada yaşayan insanlar vardır. Sevginin sembolü iki cihan serveri
Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, onu yaşayan bahtiyar nesil de Sahabilerdir.
Onların hayatlarının hangi safhasını incelesek, hangi yönlerine baksak önümüze
hep sevgi hâleleri çıkacak, sevgi ışıkları saçılacaktır. İşte onlardan sadece
birkaç örnek. Buyurun okumaya, hayır hayır, okumaya değil, yaşamaya ve
yaşatmaya…
Sevban'ın hüznü ve sevinci Sevban Yemen'liydi. Bir savaş sonrası esir olarak
Mekke pazarına getirildi. Köle diye satılıyordu. Peygamberimiz parasını verdi,
serbest bıraktı.
Peygamberimiz Sevban'a dünyaları bağışlamıştı. Gencecik insan sevincinden
uçuyordu. Peygamberimize gönülden bağlandı, onu canından öte sevmeye başladı.
Peygamberimiz kendisine gayet samimi olarak şu teklifi yaptı:
"Sevban, istersen memleketine, ailene dön, onlarla yaşa, istersen bizim
yanımızda kal, ehl-i beytimiz arasında bulun." Bu teklif Sevban'ın dört gözle
beklediği bir fırsattı. Başına talih kuşu konmuştu. Diğerini düşünmeden
Peygamberimizin hizmetinde kalmayı severek, sevinerek kabul etti. Sevban
Peygamberimizi bir gölge gibi takip ederdi. Ondan ayrı kalmaya hiç dayanamazdı.
Tam bir peygamber aşıkıydı. Ama çeşitli hizmet ve görevler dolayısıyla zaman
zaman Peygamberimizden ayrı geçirdiği günler de olurdu. Birgün melül mahzun ve
perişan bir halde Peygamberimizin huzuruna geldi. Rengi uçmuş, vücudu
zayıflamış, yüzünde nokta nokta keder belirtileri vardı. İçler acısı bu halini
gören Peygamber Efendimizi hemen sordu:
"Neyin var Sâlim, hasta mısın?" Sevban içini döktü en sevdiği, anasını babasını
tercih ettiği o güzel insana:
"Ne hastalığım var, ne bir ağrım yâ Resulullah, hiçbir şeyim yoktur. "Yalnız
yanınıza gelip nur yüzünüze bakıyorum, huzurunuzda oturuyor, sohbetinizi
dinliyorum. Bazan sizi görmediğim zamanlar size olan sevgim daha artıyor, size
kavuşuncaya kadar üzüntüden bunalıyorum.
"Sonra âhireti hatırlıyorum. Sizi orada göremeyeceğimden korkuyorum. Çünkü siz
Cennette diğer peygamberlerle birlikte yüce makamlarda bulunacaksınız. Bense
Cennete girsem bile sizin makamınızdan çok aşağılarda bulunacağımdan, sizi orada
görememekten endişe ediyorum." Sözünü bitirinceye kadar sonuna kadar Sevban'ı
dinleyen Peygamberimiz tam ona cevap vermeye hazırlanırken Cebrail Aleyhisselam
geldi ve şu âyeti okudu:
"Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse işte onlar Allah'ın nimetine
eriştirdiği Peygamberlerle, dosdoğru olanlar, şehitler ve salih kullarla
beraberdir. Onlar ne iyi arkadaştırlar."
Sevban'ın sevincine diyecek yoktu. Üzerindeki o perişan ve üzüntülü hal gitmiş,
şen şakrak ve ışıl ışıl bir yüze kavuşmuştu. Peygamberimize olan sevgisinin
mükafatını Allah dünyada iken veriyordu. Ebu Zer Hazretleri Peygamberimize
sordu:
"Yâ Resulallah! İnsan bazı kimseleri sever, fakat onların yaptığını yapamaz, ne
dersiniz?"
Peygamber Efendimiz:
"Ey Ebû Zer sen kimi seviyorsan onunla berabersin."
"Yâ Resulallah, ben Allah ve Resulünü seviyorum." Peygamber Efendimiz:
"Şüphen olmasın, kimi seviyorsan onunla berabersin." Ebu Zer sorusunu bir daha
tekrar etti, Peygamberimiz yine aynı cevabı verdi.
Peygamberimizi sevmenin bedeli Peygamberimiz birkaç gün yiyecek bir şey
bulamamış, aç kalmıştı. Bu durumu öğrenen Hazret-i Ali, Efendimize ikram etmek
amacıyla bir şey aramaya koyuldu. Medine'nin dış mahallesinin birinde bahçesini
sulamakta olan bir Yahudi'yi gördü. Gitti, iş aradığını söyledi. Yahudi de
kuyudan çektiği her kova karşılığında bir hurma vereceğini söyledi. Hazret-i Ali
kabul etti ve çalışmaya başladı. On yedi kova çektikten sonra işi bıraktı, en
iyi hurma cinsinden on yedi tane hurma kazanmış oldu. Sevinç içindeydi. Hemen
Peygamberimizin huzuruna gitti. Hurmaları Peygamberimize takdim etti.
Peygamberimiz:
"Ey Hasan'ın babası, bu hurmaları nereden aldın?" Hazret-i Ali:
"Yâ Resulallah, aç kaldığınızı öğrenince iş aramaya başladım, bir Yahudi'nin
kuyusundan su çekerek bu hurmaları kazandım." Peygamberimiz:
"Bu işi Allah'ı ve Peygamberini sevdiğin için mi yaptın?" Hazret-i Ali:
"Evet, yâ Resulallah." Peygamberimiz:
"Hangi kul Allah ve Resulünü severse, fakirlik ona selin yatağına akışından daha
hizli gelir. Allah ve Peygamberini seven kimse belalara karşı silahlansın."
Buradaki fakirlik, manevi bir makam olan Allah'a karşı fakirliğini bilmektir. Ne
kadar zengin olursa olsun bütün malın ve mülkün Allah'a ait olduğu bilincine
varmaktır. Böyle bir insana gelecek olan belalar ise, şeytanın ve nefsin o
insanla daha çok uğraşması demektir. Bunun için insan bu görünmez düşmanlara
karşı hazırlıklı, dikkatli ve uyanık olmalıdır. İmandan gelen bu sevgiyi
arttırmaya çalışmalıdır.
Talha sevimli bir gençti. Peygamberimizi çok seviyordu. Peygamberimizi ne zaman
görse hemen çevresini alır, mübarek ellerine sarılıp öpmek için can atardı.
Peygamberimiz de Talha'yı çok severdi. Yine birgün Talha, Peygamberimizi görür
görmez yanına yaklaştı, ileri atıldı, heyecanla konuştu:
"Yâ Resulallah! Ne emrederseniz yapmaya hazırım, hiçbir emrinizi geri
çevirmeyeceğim." Talha'nın bu sevimli hali Peygamberimizin hoşuna gitti,
gülümseyerek:
"Öyle ise git, babanı öldür!" Talha, aniden ayağa kalktı, kapıya yöneldi,
fırlayıp dışarı çıktı, yıldırım hızıyla gidiyordu. Peygamberimiz şaka yapmıştı,
arkasından seslendi:
"Gel, gel! Ben akraba bağlarını çiğnetmek için gönderilmedim." Talha bin Berâ
geri döndü geldi.
"Sevgimden yüzüne bakamıyordum"
Amr bin Âs Mısır fatihiydi, büyük bir komutandı. Altı yıl kadar Mısır valiliği
görevinde bulundu. Peygamberimizin yakın arkadaşlarındandı. Büyük bir
diplomattı, siyasi meselelerde dâhi idi. Çok üstün bir zekâsı ve ikna kabiliyeti
vardı. 90 yaşındaydı. Hasta yatağındaydı, son günlerini yaşıyordu artık. Ölüm
döşeğindeydi, ruhunu teslim etmek üzereydi. Uzun uzun ağladı ve sonunda yüzünü
duvara çevirdi. Oğlu,
"Babacağım" dedi, "Peygamberimiz sizi bazı şeylerle müjdelemişti." Hz. Amr
anlattı:
"Ben üç hal üzere bulundum. Düşünüyorum da bir vakitler Resulullahı benim kadar
sevmeyen birisi yoktu. Onu öldürmek için fırsat kollamıştım. Bu hal üzere
ölseydim Cehennemlik olurdum. Cenab-ı Hak İslâmın nurunu kalbime yerleştirince
Peygamberimize gittim:
"Uzatın sağ elinizi size bîat edeceğim" dedim.
"Ne oldu sana ey Amr?" buyurdu.
"Bir şartım var" dedim.
"Nasıl bir şart?" dediler.
"Allah'ın beni affetmesini istiyorum" dedim.
"Bilmez misin, İslâm önceki günahları yok eder" buyurdu. Bundan sonra benim
gözümde Peygamberimizden daha sevimli ve ondan daha büyük bir insan kalmadı. Ona
karşı duyduğum saygıdan dolayı doya doya yüzüne bakamıyordum. Çünkü ona doya
doya bakamazdım. Bu hal üzere ölürsem cennetlik olmayı ümit ediyorum." |