|
Öteden beri inanmayan insanların tenkit etmeye
çalıştıkları meselelerden birisi, Hz. Peygamber (sav)’in birden fazla
kadınla evlenmesi meselesidir. Bu türlü fikirleri ortaya atan insanlar, ya
hiçbir dine inanmayan, Allah-Peygamber-Kitap kabul etmeyen insanlardır
veya bu tenkidi yapıp dillerine dolayanlar, Ehl-i Kitap dediğimiz
Hıristiyan ve Yahudilerdir. Bu iki sınıfın dışında bilmediği için tenkit
edenler varsa onlar için de bu yazıyı hazırlayan yazarımız, Efendimizin
evliliklerinin hikmetlerini değerlendirmektedir.
İnsanlık tarihi, geçmişten günümüze, iki farklı topluluğun varlığını haber
vermektedir. Bunlardan birisi, Allah’a inananlar, diğeri ise
inanmayanlardır. İnanmayanlar, her fırsatta karşı tarafa saldırmış,
onların kutsal gördüğü bir kısım yüce değerlere dil uzatmaktan geri
durmamışlardır. Kendi içlerinde bulunan zehirlerini topluma akıtmış,
böylelikle de onları zehirlemeye devam etmişlerdir. Bundan sonra da buna
benzer olaylar elbette devam edecektir. Çünkü herkes kendi iç dünyasını
yaşayacak, fıtratının gereğini ortaya koyacak, böylelikle de Yüce
Yaratıcı’nın "(Ey Peygamber!) De ki: Herkes kendi karakterine göre hareket
eder. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu daha iyi bilir." (17, İsrâ:84).
"Dileyen inansın, dileyen inanmasın" (18, Kehf:29). beyanlarının doğruluğu
ortaya çıkmış olacaktır.
Evet, öteden beri inanmayan insanların tenkit etmeye
çalıştıkları meselelerden birisi, Hz. Peygamber (sav)’in birden fazla
kadınla evlenmesi meselesidir. Bu türlü fikirleri ortaya atan insanlar, ya
hiçbir dine inanmayan, Allah-Peygamber-Kitap kabul etmeyen insanlardır, ki
bunlar önce kendilerinin tenkit ettikleri, akıllarına sığdıramadıkları bu
şeyi kendileri yaşamaktadırlar. Hem de fıtrat kanunlarını da aşarak,
vicdan taşıyan birisinin duyduğunda şaşkınlığa düşeceği bir ölçü içinde.
Şimdi kadınlarla beraber olma mevzuunda bu kadar ölçüsüz olan kimselerin
kalkıp da Allah Resûlü’nü bu konuda tenkit etmeleri elbette son derece
tutarsız bir şeydir. Veya bu tenkidi yapıp dillerine dolayanlar, ehl-i
kitap dediğimiz Hıristiyan ve Yahudilerdir. Bunların tenkitleri de son
derece yersiz ve mantıksızdır. Zira kendilerinin inanmış oldukları şu
andaki Tevrat ve İncil’de pek çok peygamberin evli olduğu, hem de
bazılarının pek çok sayıda hanıma sahip oldukları nakledilmektedir. Şimdi
peygamberliğine inandıkları insanların, Hz. Muhammed’den (sav) çok daha
fazla evlilik hayatı yapmalarına bir şey demeyen bu kişilerin, kalkıp da
bu durumu serrişte etmeleri elbette objektiflikle bağdaşmamaktadır. Yahut
ta bu durumu dillerine dolayanlar, akıllarını müsteşriklere kaptırmış,
düşünceden ve gerçeği okumaktan aciz zavallılardır. Bunlar da şayet Siyer
ve Meğâzî dediğimiz Hz. Peygamber’in hayatını anlatan kitaplara bakacak
olurlarsa, bu evliliklerin hangi şartlarda ve hangi sebeplerden dolayı
meydana geldiğini gayet açık bir şekilde görecek, vicdanları varsa bu
iddialarından utanacaklardır.
Çok evlilik Hz. Peygamber’in ilk olarak uyguladığı bir tatbikat değildir.
O’ndan önce de pek çok peygamber, aynı uygulamayı yapmıştır. Aynı zamanda
savaşlarda esir düşen kadınların da, eş olarak alınması yine İslâm’dan
önceki dinlerde uygulanan bir prensiptir ve bu bir noktada gereklidir de.
Bununla ilgili olarak Tevrat’ta şu tavsiye vardır: "Düşmanlarına karşı
cenge çıkacağın ve Allah’ın onları senin eline vereceği ve onları esir
olarak götüreceğin zaman, esirler arasında bakılışı güzel bir kadın görüp
onu arzu eder ve karı olarak kendine almak istersen; o zaman onu evinin
içine getireceksin; ve o başını tıraş edecek, tırnaklarını kesecektir;
esirliğin esvabını üzerinden atacak, senin evinde oturacak, babasına ve
anasına tam bir ay ağlayacak, ondan sonra da kendisine yaklaşacak ve onun
kocası olacaksın, o da senin karın olacak..."
Yine Tevrat’ta Hz. İbrahim’in pek çok kadınla evli olduğu, Hz. Davud’un
çok sayıdaki hanımının yanında, bir çok cariyesinin olduğu , Hz.
Süleyman’ın yedi yüz hanımının, üç yüz de cariyesinin bulunduğu
nakledilmektedir.
Kur’ân da, çok evliliğin yeni bir şey olmayıp, diğer peygamberlerin de bir
uygulaması olduğunu haber vermektedir: "Andolsun, Biz senden önce de
elçiler gönderdik, onlara da eşler ve çocuklar verdik .." (13, Ra’d:38).
Evet, çok kadınla izdivaç, bilhassa ahkâmla gelen Enbiyâ için bir bakıma
zaruridir. Zirâ, dinin, aile mahremiyeti içinde cereyan eden pek çok
yönleri vardır ki, ona ancak bir insanın nikahlısı muttali olabilir.
Binaenaleyh, dinin bu yönlerini anlatmak için herhangi bir istiâre ve
kinayeye başvurmadan -ki çok defa bu türlü anlatma tarzı anlamayı
bulandırır ve istinbatı zorlaştırır- her şeyi alabildiğine açık bir
şekilde anlatacak, mürşidelere ihtiyaç vardır.
İşte, her şeyden evvel, nübüvvet hanesinde bulunan bu temiz zevceler,
kadınlık âlemine karşı, irşad ve tebliğ vazifesinin sorumluları ve
nakilcileri olma itibariyle, peygamber için de, peygamberlik için de;
kadınlık âlemi için de gerekli, hattâ elzem olur.
Bununla beraber, söz konusu olan peygamber, Allah tarafından insanlığa
gönderilen, hattâ sadece insanlara değil, aynı zamanda cinlere de
gönderilen nebilerin sonuncusu olursa, durum daha da ehemmiyet kazanır.
Kıyamete kadar gelecek olan insanların ihtiyaçları, istekleri, karşı
karşıya kalacakları problemler durumu daha da hassaslaştıracaktır. Bütün
bunların aktarılması, hem de en hassas ve mahrem meselelere kadar,
peygamberin her hâline şahit olan bir kısım kimselerin -ki bunlar da ancak
hanımları olabilir- bulunmasına bağlıdır.
Allah Resulü’nün bu evliliklerindeki çeşitli hikmet ve maksatlara
değinmeden önce, zevcelerinin kısaca hal tercümelerini verecek olursak,
durumun anlaşılması daha da kolay olacaktır.
A. HZ. PEYGAMBER’İN HANIMLARI
1. Hatice (r):
Hz. Peygamber’in (sav) ilk evlilik hayatı, Hz. Hatice validemizle başlar.
Onunla evlendiğinde, Efendimiz’in yaşı 25, hanımının yaşı ise, 40’tır.
Yani aralarındaki yaş farkı, 15’tir. Onun, Hz. Peygamberin yanındaki yeri,
diğerlerinden biraz farklıdır. Risâletini tebliğde O’nun yanında olmuş,
bütün insanların terk edip, O’nunla alay ettiklerinde O’na teselli vermiş,
hattâ Hz. Peygamber’e ilk vahiy gelmesi esnasında böyle bir şeyle ilk
karşılaşmanın verdiği heyecanla ürpermesi karşısında hiç tereddüt etmeden
şu gönül okşayıcı ve heyecan yatıştırıcı sözleri söylemiştir:
"Sana müjdeler olsun! Allah’a yemin ederim ki, Allah seni hiçbir vakit
utandırmayacaktır. Çünkü sen, akrabana bakarsın, sözün en doğrusunu
söylersin, işini görmekten aciz olanların ağırlığını yüklenirsin. Fakire
verir, kimsenin kazandırmayacağını kazandırır, misafiri en iyi şekilde
ağırlarsın, Hak yolunda zuhur eden hâdiseler karşısında, halka yardım
edersin."
Bu nâdide kadın, aynı zamanda ilk Müslümanlardandır. Vahyin nüzulünün
onuncu yılında, hicretten üç sene önce vefat etmiştir. Allah Resulü, Hz.
Hatice’nin ölümü karşısında bir hayli üzülmüştü. Hz. Peygamber’in amcası
ve müşriklere karşı koruyucusu olan Ebu Talib ile kendisiyle sükûnet
bulduğu eşi Hatice’nin vefatı gibi üzücü olaylar peş peşe geldiği için bu
yıla, hüzün yılı denilmiştir.
Resulullah’ın bu evliliği 25 yıl sürmüş, İbrahim dışındaki bütün evlatları
da yine bu nâdide kadından olmuştur. Vefatı esnasında Resulullah’ın yaşı
50’dir. Yani Hz. Peygamber evlilik hayatının büyük bir kısmını ve aynı
zamanda gençlik ve olgunluk yaşlarını, sadece ve sadece, kendisinden 15
yaş büyük olan bir kadınla geçirmiştir.
2. Sevde binti Zem’a (r):
Bu hanımı da ilk Müslümanlardandır. Kocası Habeşistan’a yapılan hicretten
sonra vefat etmiş olup, kimsesiz kalmıştı. Efendimiz, onunla evlenerek, bu
kalbi kırığın da, yarasını sardı; onu perişan olmaktan kurtardı ve ona
enis oldu. Zaten sadece Efendimiz’in nikahı altında bulunmayı düşünen bu
büyük kadının, dünya adına istediği başka hiçbir şey de yoktu. Ve Allah
Resulü’yle evlendiğinde yaşı 55’ti. Buradan da anlaşılacağı üzere, bu
evlilikteki asıl amaç, kimsesiz ve yardımcısız kalan bir kadının elinden
tutmak, emin bir yuvaya kavuşturmaktı.
3. Aişe (r):
Resulullah’ın bâkire olarak evlendiği ilk ve tek kadındır. O, daha sonra
halife olacak olan Hz.
Ebubekir’in biricik kızıdır. Ayrıca, Hz. Aişe çok zeki bir nâdire-i fıtrat
ve nübüvvet dâvâsına tam vâris olabilecek yaratılışa sahip bir kadındı.
Evlendikten sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleri de göstermiştir ki,
O muallâ varlık, ancak Nebî zevcesi olabilirdi. Zira O, yerinde en büyük
hadisçi, en mükemmel tefsirci ve en nâdide fıkıhçı olarak kendini
gösteriyor, her yönüyle Hz. Peygamber’i temsil etmeye çalışıyordu.
Resulullah Aişe’yi çok seviyor ve O’na karşı çok şefkatli davranıyordu.
Hz. işe’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ben kızlarla oyun oynardım.
Oyun arkadaşlarım gelir ve benimle oynardı. Resulullah’ı gördükleri zaman
O’ndan gizlenirlerdi. Çok defa Resulullah, bu arkadaşlarımı benimle
oynamaları için gönderirdi."
O’nun Hz. işe ile evliliği, yanından hiç ayrılmayan, çektiği sıkıntılara
beraberce katlanan, mağara
arkadaşı Hz. Ebubekr için en büyük bir mükâfat idi.
4. Hafsa binti Ömer (r):
Hz. Hafsa dul bir kadındır. Kocası Bedir Savaşı’nda şehid edilmiş bir
mücahittir. Kocasının vefatına üzülmüş, yalnız başına kalmıştır. Babası
Hz. Ömer, kızını önce Hz. Osman’a evlenmesi için teklif etmiş, ancak O
kabul etmemiş, Hz. Ebubekir’e teklif etmiş, O da kabul etmemiştir. Daha
sonra da duruma şahit olan Allah Resulü fazla beklemeden O’nunla evlenmek
istediğini bildirmiş ve evlenmiştir. Bu evlilik de, zaruretlerin getirdiği
bir evlilik olup, bununla o yüce insan Hz. Ömer’in gönlü hoş edilmiş,
kocasının ölümüne üzülen ve yalnız kalan birisinin bu yalnızlığı
giderilmiştir.
5. Zeynep binti Huzeyme (r):
Resulullah (sav) Hafsa’dan sonra bu kadınla evlenmiştir. Onun kocası da
Bedir’de şehit edilmiş olan, Ubeyde b. Hâris’tir. Yalnız başına ve
kimsesiz kalan bu mübarek kadının yaşı da 60’tır. Bu kimsesizlik
zamanında, kendisine yardım edecek bir ele şiddetle muhtaçtır. Onu bu
ihtiyaç içerisinde gören şefkat ve merhamet Peygamberi, onu da
nikâhlayarak kendi kanatları altına almak istemiştir. Zaten evlendikten
iki yıl sonra da vefat etmiştir.
Altmış yaşındaki bir kadınla evlilikte dünyevî bir arzunun bulunması
elbette mümkün değildir. Bu evlilikteki tek gaye de, yalnız başına kalan
birisine bir yardım eli uzatmaktan ibarettir.
6. Zeyneb binti Cahş (r):
Bu evlilikle ilgili geniş malumat ileride verileceğinden burada sadece
ismini zikretmekle iktifa ediyoruz.
7. Ümmü Seleme (r):
Bu da ilk Müslümanlardan olup, Habeşistan’a hicret edenlerdendir. Daha
sonra da Medine’ye hicret etmiş, çok sevdiği ve kendisine sıkıntılı hicret
yolculuklarında arkadaşlık yapıp, yanından hiç ayrılmayan biricik eşini
Uhud Savaşı’nda şehit vermiştir. Yurdundan, yuvasından uzak, bir sürü
yetimle, hayat külfetini yüklenmiş bu kadına, ilk şefkat elini, Hz.
Ebubekir ve Ömer uzatırlar. Ancak o, bu talepleri reddeder.
Daha sonra evlilik teklifini Resulullah yapar ve bu teklif kabul edilir.
Böylece yetimleri, sıcak bir yuvaya kavuşmuş, babalarının ölümünden
duydukları üzüntüyü, Allah Resulü vesilesiyle unutmuş, hiçbir zaman gerçek
bir babayı aratmayacak bir babaya kavuşmuş oldular.
Ümmü Seleme de Hz. işe gibi dirayet ve fetaneti olan bir kadındı. Bir
mürşide ve mübelliğe olma istidadındaydı. Onun için bir taraftan şefkat
eli onu, himayeye alırken, diğer taraftan da, bilhassa kadınlık âleminin
medyûn-u şükran olabileceği bir talebe daha ilim ve irşad medresesine
kabul ediliyordu.
Yoksa, altmış yaşına yaklaşmış Resulullah’ın, bir sürü çocuğu olan, bir
dul kadınla evlenmesini ve evlenip bir sürü külfet altına girmesini, başka
hiçbir şeyle izah edemeyiz.
|
|
Evet, çok kadınla izdivaç, bilhassa ahkâmla gelen
Enbiyâ için bir bakıma zaruridir. Zirâ, dinin, aile mahremiyeti içinde
cereyan eden pek çok yönleri vardır ki, ona ancak bir insanın nikahlısı
muttali olabilir. Binaenaleyh, dinin bu yönlerini anlatmak için herhangi
bir istiâre ve kinayeye başvurmadan bulandırır ve istinbatı her şeyi
alabildiğine açık bir şekilde anlatacak, mürşidelere ihtiyaç vardır. |
|
8. Ümmü Habîbe (Remle binti Ebî Süfyan) (r):
Mekke’de küfrün bayraktarlığını yapan Ebû Süfyân’ın kızıdır. Ölüden
diriyi, diriden ölüyü çıkarmaya muktedir Yüce Rabbimiz, gelecekte
müminlerin annesi konumuna yükselecek bu kadına, İslâm’ın bidayetinde
imanı nasip etmişti. Mekke’nin zor şartlarında inancını yaşayamayınca,
kocasıyla birlikte Habeşistan’a hicret etme mecburiyetinde kalmıştı. Ancak
bu esnada kocası önce Hıristiyan olmuş, sonra da ölmüş, Ümmü Habibe yalnız
başına kalmıştı. Allah Resulü durumu öğrenince Necâşi’ye haber göndererek,
tek başına kalan bu hanımın kendisine nikahlanmasını istedi. Durumu
öğrenince fevkalâde sevinen Ümmü Habibe’nin nikahı, Necâşi huzurunda
kıyılmış oldu.
Şayet Hz. Peygamber böyle yapmayacak olsaydı, yalnız ve kimsesiz bu kadın,
ya Mekke’ye dönecek babasının ve ailesinin şiddetli zulümleri karşısında
dinini bırakacak, ya Hıristiyanlardan yardım dileyecek, ya da kapı kapı
dilenip hayatını sürdürecekti. Ancak bu evlilikle en güzel yolu seçmiş
oluyordu.
Bu evlilik vesilesiyle, o gün için Müslümanların ve Peygamber’in azılı
düşmanı olan Ebû Süfyan, inananlara yaptığı işkenceyi hafifletmiş, içinde
Hz. Peygamber’e karşı olan azılı kini birazcık dahi olsa dinivermişti.
Daha geniş dairede ise, Emevîlerle bir akrabalık te’sis edilmiş oldu ki,
bu da onların Müslümanlığa girmelerini kolaylaştıran bir unsur oldu.
Bundan sonra Ebû Süfyan hâne-i saâdete rahatlıkla girip çıkma avantajına
sahip olarak, Müslümanlığı daha yakından tanıma fırsatını bulup, sonunda
iman dairesine girmiş oldu.
Açıkça görüldüğü gibi bu evlilikte de, kimsesiz kalan birinin yardımına
koşup, onun elinden tutma, onun vesilesiyle Müslümanlara yapılan işkenceyi
hafifletme ve azılı düşman biriyle akrabalık kurup, onun imana gelmesine
vesile olma vardır.
9. Cüveyriye binti Hâris (r):
Müslümanlar, yapılan Müreysi gazvesinde galip gelmiş, pek çok ganimet elde
edilmiş, bunun yanında 700 kadar da esir alınmıştı. Esirlerin içinde, Benî
Mustalik kabilesinin başkanının kızı olan Cüveyriye de bulunuyordu.
Cüveyriye, Hâris b. Dırar’ın kızı idi. Hâris, Mustalikoğulları
Yahudilerinin reisi idi. Cüveyriye önce Musâfi b. Saffan’la evlenmiş,
Musâfi, Müreysi Muharebesi’nde ölmüştü. Cüveyriye, Hz. Peygamber’e
müracaat ederek hürriyete kavuşmayı talep etmiş, Resulullah da onun
fidyesini bizzat kendisi vererek hürriyete kavuşturmuştur. Babası gelip
kızını götürmek isteyince, o Müslüman olarak Medine’de kalmayı tercih
etmiş, bilahare de Resulullah ile nikahı kıyılmıştır.
Resulullah’ın bu evliliğinden sonra, Abdulmuttaliboğullarının hissesine
düşen esirler salıverilmiş, diğer Müslümanlar da bu durum karşısında,
Resulullah ile akrabalık bağı bulunan bir kabilenin insanları esir
edilemeyeceği düşüncesiyle alınan bütün esirleri salıvermişlerdir.
Hz. Peygamber’in bu evliliği de altmış yaşları dolayındadır. Bu evlilikte
O, önemli bir kabileyle akrabalık kurmayı hedeflemiş, pek çok esirin
serbest bırakılmasını sağlamış, bundan da önemlisi pek çok Yahudi’nin
İslâm’la şereflenmesine vesile olmuş ve kocası savaşta ölen, dolayısıyla
İslâm’a ve Müslümanlara aşırı bir şekilde kinle dolu bir hanımı, şefkat
kanatlarının altına alarak onu müminlerin anası mertebesine yükseltmiştir.
10. Safiyye binti Huyey (r):
Asıl adı Zeynep’tir. O dönemde Arabistan’da reislere düşen ganimet
hissesine Safiyye denilmektedir. Bu kadın da Resulullah’ın hissesine
düştüğü için Safiyye adını almıştır. Ana-babası, Yahudilerin ileri
gelenlerindendi. Hatta babası Nadiroğullarının reisi, annesi de Kureyza
oğullarının reisinin kızıydı. Hayber Gazvesi’nde, babası, kocası ve
kardeşi öldürülmüş, kabilesinden pek çok kimse esir alınmıştı. Safiyye,
İslâm’a karşı aşırı bir şekilde kin ve nefretle doluydu.
Savaş sonrası Resulullah onu kendi nikahına alarak, yumuşamasını sağlamış
oldu. Bu evlilikle de Yahudilerin önemli bir bölümüyle akrabalık kurulmuş,
onların Müslümanlığı yakından tanımaları imkânı sağlanmış, düşmanların
kötü bir kısım emellerinin, önceden bilinmesi kolaylaşmış ve Müslümanlığın
sınırları bu vesileyle genişlemeye yüz tutmuştur.
11. Mâriyetü’l-Kıbtiyye (Ümmü İbrahim) (r):
Resulullah İslâm’a davet için etraftaki hükümdarlara mektuplar
gönderiyordu. Bunlardan birisi de Mısır hükümdarı Mukavkıs’tı. Mukavkıs,
elçiyi güzel bir şekilde karşılamış, Hz. Peygamber’e birtakım hediyelerle
birlikte iki de cariye göndermişti. Yolda bu iki cariye, Müslümanlık
hakkında malûmat sahibi olduktan sonra, İslâm’ı seçmişlerdi. Bunlar
Medine’ye varınca, Resulullah Mariye’yi kendisine almıştı. Bilahare azad
ederek, onunla evlenmiştir ki, oğlu İbrahim, işte bu hanımındandır.
Bu evlilik, bütün Mısırlılar üzerinde büyük bir te’sir icra etti.
Müslümanlarla Mısır’daki Bizanslılar arasında çıkan savaşta, Mısırlılar
tarafsız kalmış, Bizanslılara arka çıkmamışlardır. İşte bunun
sebeplerinden birisi de, kendi milletlerinden olan bir kadının, Hz.
Peygamber’le evli oluşudur.
12. Meymûne binti Hâris (r):
Asıl ismi Berre olup, Resulullah tarafından Meymûne olarak
değiştirilmiştir. Hz. Peygamber’in son evliliğidir. Hudeybiye
antlaşmasından bir yıl sonra Hz. Peygamber’le Müslümanlar, Mekke’ye tavaf
ziyaretine gitmişlerdi. Bu sırada Peygamberimiz’in amcası Abbas, Allah
Resulü’ne Meymûne’yle evlenmesini teklifi etti. Zira Meymûne, Abbas’ın
baldızı olup, nikah yetkisini ona vermişti. Peygamberimiz de bu teklifi
kabul buyurarak, onunla nikahlandı. Bu durum karşısında Mekkeliler: "Demek
ki, Muhammed hemşehrilerine hâlâ dostluk ve hayır duyguları besliyor."
yorumunu yaptılar.
Bu evliliği yaptığında da Resulullah, altmış yaşları civarındadır. Gayesi,
yine dul kalan bir kadına yardım elini uzatma, Müslüman olduğu hâlde
Mekke’de müşriklerin içinde kalan birini bu sıkıntıdan kurtarma ve
Mekkeliler’e karşı bir jest yapma vardır.
HZ. PEYGAMBER’İN ZEYNEP bt. CAHŞ İLE EVLİLİĞİ:
Buraya kadar kısaca Allah Resulü’nün zevcelerini kısaca tanımaya çalıştık.
Şimdi de bazılarının dile dolamaya çalıştıkları Zeynep validemizle olan
evliliğine gelelim. İsterseniz önce olayın kahramanlarını kısaca tanımaya
çalışalım:
1. Zeyd b. Hârise (r):
Cahiliye döneminde evine baskın yapılarak esir alınmış daha sonra da
Mekke’de Ukaz panayırına getirilerek satılığa çıkarılmış, Hz. Hatice’de
onu satın alarak Resulullah’a hediye etmiştir. Daha sonra Zeyd’in babası
onun Mekke’de olduğu haberini almış, fidyesini alarak oğlunu geri almaya
gelmiştir. Hz. Peygamber’i sorarak yanına varmışlar. "Ey Muttalib’in oğlu!
Ey kavmin efendisinin oğlu! Siz Allah’ın şerefli Harem’inin civarında
kalan kimselersiniz. Siz sıkıntı içinde olanları kurtarır, esirleri
doyurursunuz. Biz sana, senin yanındaki çocuğumuz için geldik, bize lutfet
ve ihsan et. Takdim edeceğimiz fidyesini kabul buyur" dediler. Resulullah,
"O kim?" buyurdu. Zeyd b. Hârise dediler. Bunun üzerine: "Haydin çağırın
onu da muhayyer bırakın. Eğer sizi tercih ederse, fidyesiz sizin olsun;
yok eğer beni tercih ederse, vallahi ben, beni tercih edene karşı fidyeyi
tercih etmem" buyurdu.
Bunun üzerine Zeyd b. Hârise’yi çağırdılar. Resulullah (sav): "Bunları
tanıyor musun?" buyurdu. Zeyd: "Evet şu babam, şu amcam" dedi. Resulullah:
"Ben de bildiğinim, sana olan davranışımı ve arkadaşlığımı gördün. Şimdi
ya beni tercih et, ya onları" Zeyd dedi ki: "Ben sana karşı kimseyi tercih
edemem. Sen benim hem babam, hem de amcam yerinesin." Buna karşı babası ve
amcası: "Yazık sana ey Zeyd! Köleliği hürriyete, babana, amcana ve diğer
yakınlarına tercih mi ediyorsun?" dediler. Zeyd de: "Ben bu Zat’tan öyle
şeyler gördüm ki, ona karşı hiçbir kimseyi tercih edemem." diye cevap
verdi. Resûlullah bunu görünce, onu Hicr denen yere çıkararak şöyle
buyurdu: "Şahid olun Zeyd benim oğlumdur. Bana vâris olacak, ben de ona
vâris olacağım." Bunu görünce babası ile amcasının da gönülleri hoş oldu,
memnun olarak dönüp gittiler.
Hz. işe’den gelen bir rivayette şöyle denmektedir: "Bir defasında Zeyd b.
Hârise Medine’ye geldiğinde bizi ziyarete geldi. Resulullah benim
odamdaydı. Kapıyı çaldığında Resulullah kalkıp kapıyı açtı, ona sarıldı ve
onu öpüverdi."
Başka bir rivayette Hz. Peygamber onunla ilgili olarak şöyle demiştir: "O,
(Zeyd) gerçekten kumandanlığa layıktır. Ve gerçekten O, en çok
sevdiklerimdendir."
İbn-i Ömer de şöyle demiştir: "Babam Ömer (r), Üsâme’ye benden daha fazla
maaş bağladığında, kendisine bunun sebebini sordum da şöyle dedi: ‘O,
Resulullah’a senden daha fazla sevgili idi, babası da Resulullah yanında
senin babandan daha sevgiliydi.’ " dedi.
Bunlardan da açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, Zeyd ile Hz. Peygamber
arasında sıkı bir sevgi bağı bulunmaktadır. Öyle bir sevgi bağı ki,
baba-ana, akraba-memleket sevgisini tercih ettirecek bir sevgi
bağlılığı... İşte Zeyd b. Harise böyle bir kimsedir.
|
|
Efendimizin çok evliliğini tenkit edenlerden bazıları ehl-i kitap
dediğimiz Hıristiyan ve Yahudilerdir. Bunların tenkitleri de son derece
yersiz ve mantıksızdır. Zira kendilerinin inanmış oldukları şu andaki
Tevrat ve İncil’de pek çok peygamberin evli olduğu, bazılarının da bir çok
hanıma sahip oldukları nakledilmektedir. Peygamberliğine inandıkları
insanların, Hz. Muhammed’den (sav) çok daha fazla evlilik hayatı
yapmalarına bir şey demeyen bu kişilerin, kalkıp da bu durumu dillerine
dolamaları elbette objektiflikle bağdaşmamaktadır.
|
|
2. Zeynep binti Cahş (r):
Allah Resulü’nün halasının kızıdır. Gayet asil, ince ruhlu ve iç
derinliğine sahip bir hanımdı. Yakın akrabası olması hasebiyle Hz.
Peygamber’in çok iyi bildiği ve tanıdığı birisi idi. Evlilik çağı gelince
de onu, evlatlığı Zeyd’e istemişti. Onun ailesi ilk önceleri böyle bir
teklif karşısında biraz tereddüt gösterince, bunun üzerine şu âyet nâzil
olmuştur: "Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek
mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir
tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulü’ne karşı gelirse, açık bir
sapıklık etmiş olur." (33, Ahzâb:36).
Neticede hem ailesi, hem de kendisi teklifi kabul etmişlerdir. Onlar
kızlarını Resulullah’a vermek istiyorlardı. İstenen kişi başkası olunca,
başlangıçta haklı olarak bir tereddüde kapıldılar. Daha sonra da Zeyd’le
nikahları kıyılmış oldu. Ancak bu evlilik kısa sürmüş, sonunda boşanmak
mecburiyetinde kalmışlardır.
Resulullah’ın bununla olan evliliği, bir kısım kimseler tarafından
serrişte edilmiş, hakkında ileri geri konuşulmuştur. Tabii bunu yapanlar
bir kısım münafık veya inançsız kimselerdir.
Kur’ân-ı Kerîm bu evlilikle alâkalı şu malûmatı vermektedir: "Allah’ın
nimet verdiği, senin de nimetlendirdiğin kimseye: ‘Eşini bırakma,
Allah’tan sakın’, diyor, Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun.
İnsanlardan çekiniyordun; oysa asıl kendisinden korkulması gereken
Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince, Biz, onu sana nikahladık
ki, (bundan böyle) evlatlıkları, hanımlarıyla ilişkilerini kestikleri
zaman, o kadınlarla evlenmek hususunda müminlere bir güçlük olmasın.
Allah’ın emri yerine getirilmiştir." (33, Ahzâb:37).
Allah’ın kendisine İslâm nimetini verdiği ve Hz. Peygamber’in âzad ederek
hürriyetine
kavuşturmak suretiyle lütufta bulunduğu kimse, Zeyd’dir (r). Burada bunun,
bu niteliklerle nitelenmesi, nimetin değer ve şükrünü bilecek güzel
niteliklere sahip olduğunu tescil ile, gönüldekini kendisine olduğu gibi
söylemek için çekinecek bir taraf olmadığına bir dikkat çekmektir. Yani
senin, böyle senden nimet görmüş bir kimseye karşı çekinmene hiçbir sebep
yokken diyordun ki: "Eşini bırakma, kendi yanında tut." Yani Zeyneb’i
boşama.
Yukarıda da bir nebze değindiğimiz gibi Zeynep (r), asil bir aileye
mensup, soylu ve gayet ince ruhlu bir kadındı. Zeyd’i kölelikten azad
edilmiş olduğundan dolayı kendine denk sayamamış, ona varmak istememişti.
Bu evliliğe yalnızca Allah Resulü istediği için ‘evet’ demişti. Ancak
Zeyd’e bir türlü kalbi ısınmamış, devamlı bir huzursuzluk içerisindeydi.
Zaman zaman da Zeyd’e (r) karşı kendi üstünlüğünü söylemekten geri
durmuyordu. Gerçekten her iki taraf da böyle bir evlilikten mutlu
görünmüyorlardı. Durum Resûlullah’a intikal ettiriliyor, ancak o hep sabır
tavsiye edip, ayrılmalarını istemiyordu. Ve ona şu tavsiyeyi yapıyordu:
"Hanımını yanında tut ve Allah’tan kork." Yani kadını boşamanın, önemsiz
bir mesele olmadığını, Allah katında sorumluluk getiren bir iş olduğunu
düşün. Çünkü "Allah katında helallerin en çirkini, boşamadır."
Ayetin devamında: "Allah’ın açığavuracağı şeyi içinde gizliyordun.
İnsanlardan çekiniyordun. Halbuki Allah, kendisinden korkmana daha çok
lâyıktır."
Allah Resûlü, Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle, bir gün Zeyneb (r)’in kendi
hanımı olacağını biliyordu. Ancak bunu, açıklama emri olmadığı için
gizliyordu. Yoksa böyle açık bir emir olsaydı, onu uygulama ve bu emre
uymada asla tereddüt göstermez, onu tehir etmeyi aklından dahi geçirmezdi.
Sonuç ne olursa olsun onu açıklardı. Fakat Resûlullah içinde hissettiği
bir ilhamla karşı karşıya idi. Onu açığa vurmak ve insanlara bildirmek
istemiyordu. Bu durum, Allah’ın bu işi açığa vurmasına kadar devam etti.
Bu durumu açıklamak Resûlullah’a o kadar zor gelmişti ki, bununla ilgili
olarak Hz. işe validemizin şu sözü nakledilmektedir: "Eğer Allah Resulü
kendisine gelen vahiyden bir şey gizleseydi, işte bu evlilikle ilgili olan
âyeti gizlerdi."
Böyle bir durum da, peygamberliğin ağır yüklerinden biri oluyordu. Ancak
Resulullah, diğer vazifeleri yanında bunu da yüklenmiş ve böyle bir durumu
asla hoş karşılamayan, o günkü topluma karşı çıkmış, tevhid akidesini
haykırmaktan, putları yermekten ve atalarının hatalarını söylemekten
çekinmeyen Hz. Peygamber, bu konuda kavmiyle karşılaşmakta tereddüt
göstermişti.
Konuyla ilgili tereddüdünün kaynağı ictihadîdir. Ve bizim inancımıza göre
Peygamberimiz’in bu tereddüdü bu olayın Müslüman çevrelerde ve Araplar
içinde ne denli büyük yankılar yapacağını, etkisinin nereye kadar
varacağını düşünmesinden kaynaklanmıştır. Allah Resulü, bu tereddüdünde
ısrar etmemiş, kısa bir zamanda bu tereddütleri yenmiş ve vahyin gereğini
yerine getirmiştir. Ayetlerde gelen İlâhî ikaz, sadece içtihâdî olarak
düştüğü bu tereddüt anı ile ilgilidir. Kişisel bir psikolojinin etkisidir.
Ve bu tür bir tereddüt, Allah’ın ilminde ve ölçüsünde daha iyi olmanın
karşısında yer alır. (Yani, İlâhî kriterlere göre Peygamber (sav), bu
tereddüdü göstermemeliydi. Ayetlerden aldığı işaretle harekete geçmeliydi.)
Evet Zeynep’le evlenme çok ağır gelmişti. Ancak bunu reddetmek mümkün
değildi. Çünkü bu evliliğin nikahı, bizzat Yüce Yaratıcı tarafından
kıyılmış, buna melekler de şahitlik yapmışlardı.
Yrd.Doç.Dr Muhittin AKGÜL ekim kasım
aralık 1999 Yeni Ümit Dergisi'nden alınmıştır |
|