|
HAZRETİ PEYGAMBERİMİZ'İN İMANI VE İMAN ESASLARI
Ahmet Mahmut ÜNLÜ
"O Peygamber (Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem)
de, kendisine Rabb'inden indirilene (Kur'an'ı Kerim'e ve onun bütün beyanatına)
iman etti, mü'minlerde iman ettiler. Hepsi de Allah'a, Onun meleklerine,
kitaplarına ve peygamberlerine inandılar ve: Biz O'nun peygamberlerinden hiç
birinin arasını ayırmayız (hepsine inanırız.) Ve biz işittik ve itaat ettik. Ey
Rabbimiz! Mağfiretini dileriz ve dönüş ancak sanadır" dediler. (Bakara:285)
Efendimizin Aleyhissalatü Vesselam, bir gece Mescidi
Haram'dan alınarak Mescidi Aksa'ya kadar götürülüp oradan da göklere
çıkarılmıştır. Sonrada Allah-u Teâlâ'nın dilediği yerlere Âlâyı İlliyine
yükseltilerek İlâhi ayet ve mucizelerden en büyüğü kendisine ihsan edildi. İzzet
sahibi Rabbi Teâlâ'nın kelamını duyarak ilm-el yakîn derecesinden ayn-el yakîne
ulaştı. Gaybî olan imanı, şuhûda dayalı bir imana çevrildi. Bununla beraber bir
takım ilahi tecellilere, hitaplara ve iltifatlara mazhar oldu. Daha sonra tekrar
alındığı yere geri getirildi. İşte bu hadiseye İsrâ ve Mirac denir.
Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam Mirac gecesinde bir takım hediyelerle
dönmüştür. Bunlardan biride Bakara Sûresi'nin son iki ayetidir ki, bu iki ayet
vasıtasız olarak bizzat Allah-u Teâlâ tarafından Efendimiz'e verilmiştir. Bu ay
içerisinde idrak edeceğimiz Mirac Kandili vesilesiyle bu mübarek ayeti
kerimeleri sırasıyla kısaca izaha çalışalım.
Sadedinde olduğumuz ayeti kerime dini esasları olduğu gibi kabul edip, onlara
iman ve itaat edilmesinin bir kulluk görevi olduğunu göstermektedir. Ruhul Beyan
tefsirinde zikredildiğine göre; Efendimiz'in, Rabb'inden kendisine indirilen
Kur'an-ı Kerim'e inanmasından maksat; Kur'an-ı Kerim'de bulunan bütün hükümlere,
kıssalara vaazlara, geçmiş peygamberlerin hallerine ve kitaplarına, tafsilatlı
bir şekilde inanmasıdır. Zira Efendimiz peygamber olmadan evvel de Allah'a ve
birliğine inanıyordu, lâkin Kur'an-ı Kerim kendisine indirilmeden evvel bu kadar
geniş izahatı bilmezdi. Mevla Teâlâ'nın, "Ve sana kitap indirileceğini hiç
ummazdın." (Kasas Süresi:86) kavli şerifinin manası da budur.
Enes Radıyallahü Anh'ın şöyle dediği rivayet olunur: Bu ayeti kerime yani "Âmenerresûlü..."
nazil olunca Efendimiz: "İman etmek en çok ona (peygambere) yakışır." buyurdu.
(Hakim, Müstedrek: 2/287)
Kazi tefsirinde zikredildiğine göre, bu ayeti celilede, Efendimiz'in imanının
tek olarak anılması ya O'na tazim, veya O'nun imanının ayan ve müşahede (gözle
görmek)den kaynaklanıp, diğerlerinin imanının ise, düşünmek ve delil almak
suretiyle olduğunu ifade etmek içindir.
Bu konuda İmamı Kuşeyrî ise şöyle buyurmuştur: "Efendimiz vasıtasız diğer kullar
ise vasıtalarla iman etmişlerdir. Bir manaya göre de bu, Allah-u Teâlâ'nın Miraç
gecesi Efendimiz'e şanını büyütme yolu üzere yapmış olduğu bir hitaptır. Şöyle
ki: "Sen iman ettin." buyurmayıp, "O resül iman etti." buyurmuştur.
Hazin tefsirinde zikredildiğine göre bu ayeti celilede iman esaslarından dördü
zikredilmiştir:
1-Allah'a iman: Allah-u Teâlâ'ya inanmaktan maksat; O'nun birliğine, ilahlığına
ve ibadete lâyık oluşunda hiçbir ortağı olmadığına, azamet ve kudretinin sonsuz
olduğuna, bütün kemal sıfatlara sahip olup, bütün noksan sıfatlardan münezzeh
(son derece pak ve uzak) olduğuna ve esma-i hüsnasının hepsine inanmaktır.
2-Meleklere İman: Meleklere inanmak ise onların, Allah indinde çok kıymetli
birer kul olup, erkeklik ve dişilikten, doğmaktan ve doğurmaktan uzak ve Allah-u
Teâlâ'ın kitaplarını peygamberlere getirmeye, vesair ulvî hizmetlere vasıta
olduklarını bilip tasdik etmektir.
3-Kitaplara iman: Kitaplara imandan maksat ise, bütün semavi kitapların
insanları irşat, beşeriyete dünya ve ahiretle alâkalı bütün vazifelerini
duyurmak ve öğretmek için, Mevla Teâlâ tarafından peygamberlerine vahyedilen
kitaplar olup, içlerinde bulunan emir ve yasakların, hüküm ve haberlerin doğru
ve gerçek olduğuna, Kur'an'dan başka diğer semavi kitapların bir takım tahrifata
uğratılıp, Kur'an'ı Azimüşşan'ın ise hiçbir değiştirmeye uğratılmadığı gibi
içinde muhkem ve müteşabih ayetler bulunduğunu ve muhkem ayetlerin müteşabih
ayetleri açıkladığını kalben bilip dil ile söylemektir.
4-Peygamberlere iman: Peygamberlere iman ise, onların halkı tenvir etmek, onlara
dini hükümleri duyurmak ve öğretmek için Allah-u Teâlâ tarafından gönderilmiş,
masum ve mahlukatın en efdali olduklarını, bazısının da bazısından daha efdal
olduğunu bilip, tasdik etmektir.
Ruhul Beyan tefsirinde zikredildiğine göre; bu ayeti celilede ahirete iman
zikredilmediyse de ahirete iman kitapların içinde bulunduğundan kitaplara iman
zikredilmekle yetinilmiştir. Buraya kadarını hulasa edecek olursak, Resûlüllah
Aleyhissalatü Vesselam da, mü'minlerden her biri de yukarda zikredilen esasların
her birine inanmışlardır.
Peygamberlerin arasını ayırmamaktan maksat ise; hepsine inanmaktır. Bütün
peygamberler nübüvvet bakımından aynı ulviyete haizdir. Hepsi de Allah
tarafından dini ilâhiyi tebliğe memur kılınmıştır. İşte bu cihetle aralarında
fark yoktur.
Ancak bir kısmına risalet verilmiş, yani ayrıca bir kitap ve bir şeriat ihsan
buyurulmuştur. Bunların bazısı Allah tarafından diğer bir kısmından üstün
kılınmıştır. Nitekim bizim Peygamberimiz, peygamberlerin sonuncusu ve
gönderilmişlerin en üstünüdür. Tabi böyle bir üstünlük yönü, onların esasen
Allah tarafından gönderilen birer peygamber olma hususundaki müsavi olmalarına,
eşitliklerine mani değildir ve aralarında ayırım yapmayı gerektirmez.
Dolayısıyla mü'minler, bütün peygamberlerin nübüvvet itibariyle aralarında bir
fark olmadığını bilip tasdik ederler.
Ayrıca bu ayeti celilede, "Cennete girmek için, sadece Allah'a ve ahirete
inanmak yeterlidir, bütün peygamberlere inanmak lâzım değildir." diyenlere
reddiye vardır. Yani bu ayeti celile onların sözlerinin yanlış olduğunu ifade
etmektedir. Çünkü böyle bir söz iman şartlarından birisi olan "Peygamberlere
İmanı" ihlal etmiş olur.
Allah-u Teâlâ Hazretleri, mü'minlerin imanını vasfettikten sonra, onların
"İşittik ve itaat ettik" dediklerini beyan etmiştir.
Buradaki "işittik" sözünden maksat kulak işitmesi değildir. Çünkü bu medh'i
gerektirmez. Bundan maksat "Biz onu akıllarımızın kulağıyla işittik." demektir.
Yani doğruluğunu anladık ve bildik, melekler vasıtasıyla bize gelen bütün emir
ve yasakların doğru ve gerçek olup, kabul edilmesi gerektiğine hiç şüphesiz
inandık demektir. Kabul edip anlama manasındaki işitme, Kur'an'ı Kerim'de
gelmiştir. Nitekim Allah-u Teâlâ: "Şüphesiz ki bunda, kalbi (aklı) olan veya
hazır bulunup kulak veren kimselere için elbette bir öğüt vardır." (Kaf:37)
buyurmuştur. Yani kabul etmeye hazır bir akılla benim zikrimi dinleyip, kabul
edenlere bir öğüt vardır demektir. Diğer bir ayeti kerimesinde: "Ona ayetlerimiz
okunduğu zaman sanki kulaklarında bir ağırlık (sağırlık) varmış gibi büyüklük
taslayarak yüz çevirir." (Lokman:7) buyurarak, kalbiyle kabul etmeyen kişinin,
kulağıyla duymasına itibar edilemeyeceğine işaret buyurmuştur.
"Ey Rabbimiz mağfiretini (dileriz)." kavli şerifinde şu manalara da işaret
vardır ki kul, kendisini bütün şerlere, Mevlasını da bütün hayırlara lâyık görüp
güzel gördüğü her şeyi efendisinden bilmesi ve her vakitte O'na karşı güzel edep
takınması, imanın neticelerinden ve kulluğun eserlerindendir.
Bu da kulun küçük büyük her şeyde Allah-u Teâlâ'ya hamdetmesi, bütün
kusurlarından, hatta tam manasıyla şükredememesinden dolayı istiğfar etmesi ve
muvaffak olduğu her işte kendi gücünden ve kuvvetinden uzak olup hepsini Allah-u
Teâlâ'dan bilmesiyle olur.
Kulluk mertebesi, her ne kadar bütün emir ve yasakları yerine getirmeye
çalışmaksa da, insan son derece gayret etmekle beraber yine de kusurdan boş
kalamayacağına işaret için, kâmil insanlar ilim ve ameli tamamlamaya son derece
koştukları halde kendilerinden sadır olan kusura karşı "Ğufrâneke" sözüyle
mağfiret istemişlerdir.
Demek ki insan ibadet bakımından ne kadar yükselse de Allah'tan mağfiret
istemeyi terk etmesi asla caiz değildir. Nitekim Resûlüllah Sallallahü Aleyhi ve
Sellem: "Gerçek şu ki, bazen kalbime bulanıklık çöküyor. Ve şüphesiz ki ben,
Allah'a günde yüz defa istiğfar ederim." buyurdu. (Müslim, Zikir: 41,11/34, Ebu
Davud, Vitr: 26)
Bu hadisi şerifin tevili hakkında ulema şöyle buyurmuşlardır:
Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam kulluk derecelerinde devamlı yükselmekteydi,
her ne zaman bir makamdan daha üst makamlara yükselse, evvelki makamı aşağı
görerek, ondan istiğfar ederdi.
İşte bu ayeti celilede geçen mağfiret talebinin bu manaya hamledilmesi uzak
değildir. Ayrıca bütün taatlar Mevla Teâlâ'nın ilahi haklarının karşısında bir
nevi suç sayılır. O'nun büyüklüğünün sırları karşısında, kullarca elde edilmiş
olan bilgiler, ziyade kusur ve bilgisizliktir. Bundan dolayı Allah-u Teâlâ:
"Onlar Allah'ı hakkıyla takdir edemediler." (Zümer:67) buyurmuştur.
Kul ne kadar büyük alim olursa olsun ve ubudiyet makamlarından hangisinde
bulunursa bulunsun, onun bu hali, Allah-u Teâlâ'nın kibriyasının celaliyle
karşılaştığında, kendisinden istiğfar edilmesi gereken kusur ve noksanlığın ta
kendisi olur. İşte Efendimiz'in: "Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur ve
kendi günahın için istiğfar et!" (Muhammed:19) buyurmasındaki sır da budur.
Zira Efendimiz'in makamları ne kadar yüksek olsa da, kendisine devamlı olarak
daha yüksek makamlar gösterilmekte ve o, önceki makamların Mevla Teâlâ'ya karşı
lâyık bir kulluk makamı olmadığını anlayarak devamlı istiğfar etmekteydi.
|